13 Eylül 2014 Cumartesi

ABDÜLFETTÂH-I AKRÎ VETA ABDÜLFETTÂH-I BAĞDÂDÎ AKRÎ

https://twitter.com/kanaryamfenerli _/\/\____________/\/\_____________ KANARYAM █▓▒░▒▓█ FENERLİ ¯¯¯¯¯¯\/\/¯¯¯¯¯¯¯¯¯\/\/¯¯¯¯¯¯¯¯¯ İstanbul’daki âlim ve evliyânın en büyüklerinden. 1192 (m. 1778) senesinde doğan Abdülfettâh Efendi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerinin talebesidir. Tasavvufda pek yüksek derecelerin sahibi olduğu gibi, fıkıh ilminde de büyük âlim idi. İstanbul halkı senelerce onun feyz ve bereketlerinden istifâde etti. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının dokuzunda Cum’a günü vefât etti. Abdülfettâh hazretleri, küçük yaşta Bağdat’ın ileri gelen âlimlerinden ilim öğrenmeye başladı. Çok zekî idi. Kısa sürede Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Gayretli ve devamlı çalışmalarıyla hem arkadaşlarının, hem de hocalarının dikkatini çekiyordu. Genç yaşta tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde mütehassıs bir âlim oldu. Fıkıh ile ilgili mevzûları cevaplandırmada meşhûr idi. Abdülfettâh-ı Bağdadî, bu zâhirî ilimlerin yanısıra, bâtın ilmi olan tasavvufta da yetişmek istiyordu. Bunun için Resûlullah efendimizden ( aleyhisselâm ) gelen feyz ve bereketleri insanların kalblerine akıtan, kendilerine silsile-i aliyye denilen âlim ve evliyânın en meşhûrlarından olan Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî hazretlerine talebe oldu. Abdülfettâh-ı Bağdadî, hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla çalıştı. Verilen her vazîfeyi ânında yapardı. Nefsinin hiçbir arzusunu yapmaz, arzu etmediği şeyleri yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını dahî terkeder, dünyâya hiç meyletmezdi. Tek arzusu hocasından hiç ayrılmamak, onun kalblere şifâ olan kıymetli sohbetlerini dinlemek, verdiği vazîfeyi canı pahasına da olsa yerine getirmekti. Dertlere, sıkıntılara, meşakkatlere çok dayanıklı idi. Gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teâlâ olduğunu düşünerek sevinirdi. Hattâ, dert ve belâ gelmediği zaman; “Rabbimin husûsi ihsânına kavuşamadım” diye üzülürdü. Maksadı çok yüksek olup, evliyâlık makamlarından en üstün derecelere kavuşmak isterdi. Hocası Mevlânâ Hâlid hazretleri, onun bu güzel hasletlerini bildiği için, ona en zor işleri yaptırır, diğer talebeleri ile haberleşmeye bunu gönderirdi. Yolculukta herhangi bir vâsıtaya, bineğe binmesini yasaklamıştı. Yaya olarak gitmesini emrederdi. O da bunu zevk ile yapar, çok uzak yolculuklara hiçbirşeye binmeden giderdi. Yaya yürüyerek, yolculuk ânında doğan belâ ve mihnetlere katlanarak nefsini terbiye eder, rûhunun yüksek derecelere vâsıl olmasını sağlardı. Vazifeli olarak İstanbul’a iki defa yaya gitmişti. Bu tahammülü sayesinde, hocasının iltifâtlarına, feyz ve bereketli teveccühlerine mazhar oldu. Hocasının en önde gelen talebeleri arasına girdi. Hazerde ve seferde, Mevlânâ Hâlid hazretlerinden hiç ayrılmazdı. Hocasının evine girer çıkar, onun hizmetini ve işlerini görürdü. Çok hizmetlerde bulundu. Çok fâidelere kavuştu. Hilâfet-i mutlaka ile şereflendi. Şeyh Abdullah-ı Hirâti vefât edince, onun yerine geçti. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’nin ilminin derinliği, evliyâlığının üstünlüğü, dünyânın her tarafına yayılmıştı. Her yerden akın akın talebeler, onun ilminin bir damlasına kavuşmak için geliyordu. Saltanat şehri olan İstanbul’dan da pekçok kimse, Bağdat’a gidip, onun talebesi olmakla âhırette yüksek derecelere kavuşmak istiyorlardı. İsteklilerin hepsinin Bağdat’a gitmesi mümkün değil idi. Bu sebeple Mevlânâ Hâlid hazretleri, Hak âşıklarının yanan rûhlarını serinletmek için Abdülfettâh-ı Bağdâdî’yi İstanbul’a gönderdi. Abdülfettâh hazretleri, İstanbul’un Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında, Nûh Kuyusu mevkiindeki dergâha yerleşti. Bunu işitenler bir anda dergâha akın ettiler. Abdülfettâh hazretleri, bu Hak âşıklarının hasta ve ölü rûhlarına hayat veriyor, kararan kalblerine nûr akıtarak Ahrâriyye yolunun Müceddidî ve Hâlidiyye kolunun feyzlerini sunuyordu. Kısa zamanda, devlet erkânından vezirler, komutanlar, paşalar, âlimler, velîler onun talebesi olmak için etrâfını doldurdular. O, âb-ı hayat pınarı, herkesi kabiliyetlerine göre yetiştiriyordu. Bu şekilde senelerce çalışarak, pekçok kimsenin hidâyete kavuşmasına vesile oldu. Abdülfettâh-ı Bağdadî Akrî hazretleri, ömrünün son senelerinde, Allahü teâlâya ve otuzdokuz sene önce vefât eden mübârek hocası, Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî’ye kavuşmak arzusu ile yanmaya başladı. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının ortalarında talebeleri ve tanıdıkları ile helâlleşti, vedâlaştı. Vasıyyetini bildirdi. Muharrem’in ondukuzunda Cum’a günü talebelerinin başında okudukları Kur’ân-ı kerîmi dinleyerek son nefesini verdi. Mezârı, Üsküdar’da, Eski Vâlide Câmii’nden Karacaahmed mezarlığına çıkan yol ile, Selîmiye-Bağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki, Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey’in kabristanındadır. Bütün âlimler ve evliyâlar sözbirliği ile bildirdiler ki: Eyyûb Sultan’da medfûn bulunan Hâlid bin Zeyd Ebû Eyyûb-el-Ensârî ve diğer Eshâb-ı Kirâm (r.anhüm) hâriç, İstanbul’un en yüksek üç evliyâsından biri de Abdülfettâh-ı Akrî hazretleridir. Âşıkları onun feyz ve nûr saçan mübârek kabr-i şerîfini ziyâret etmekte, bereketlenmektedirler. Diğerleri ise Edirnekapı-Eyyûb arasındaki Murâd-ı Münzâvî ile Zeyrek’deki Mehmed Emîn Tokâdî hazretleridir. İstanbul’un en büyük üç evliyasından bir tanesidir. 1192 (m. 1778) senesinde doğan Abdülfettah Efendi, Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin talebesidir. Tasavvuf’da pek yüksek derecelerin sahibi olduğu gibi, fıkıh ilminde de büyük alim idi. İstanbul halkı senelerce onun feyz ve bereketlerinden istifade etti. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının dokuzunda Cuma günü vefat etti. Abdülfettah hazretleri, küçük yaşta Bağdat’ın ileri gelen alimlerin den ilim öğrenmeye başladı. Çok zeki idi. Kısa sürede Kur’an-ı kerimi ezberledi. Gayretli ve devamlı çalışmalarıyla hem arkadaşlarının, hem de hocalarının dikkatini çekiyordu. Genç yaşta tefsir, hadis ve fıkıh ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde mütehassıs bir alim oldu. Fıkıh ile ilgili mevzuları cevaplandırmada meşhur idi. Abdülfettah-ı Bağdadi, bu zahiri ilimlerin yanısıra, batın ilmi olan tasavvufta da yetişmek istiyordu. Bunun için Resulullah efendimizden ( aleyhisselam ) gelen feyz ve bereketleri insanların kalplerine akıtan, kendilerine silsile-i aliyye denilen alim ve evliyanın en meşhurlarından olan Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerine talebe oldu. Abdülfettah-ı Bağdadi, hocasının her emrini yerine getirmek için canla başla çalıştı. Verilen her vazifeyi anında yapardı. Nefsinin hiçbir arzusunu yapmaz, arzu etmediği şeyleri yapardı. Haramlardan şiddetle kaçar, şüpheli korkusuyla mübahların fazlasını dahi terkeder, dünyaya hiç meyletmezdi. Tek arzusu hocasından hiç ayrılmamak, onun kalplere şifa olan kıymetli sohbetlerini dinlemek, verdiği vazifeyi canı pahasına da olsa yerine getirmekti. Dertlere, sıkıntılara, meşakkatlere çok dayanıklı idi. Gelen sıkıntıları gülerek karşılar, verenin Allahü teala olduğunu düşünerek sevinirdi. Hatta, dert ve bela gelmediği zaman; “Rabbimin hususi ihsanına kavuşamadım” diye üzülürdü. Maksadı çok yüksek olup, evliyalık makamlarından en üstün derecelere kavuşmak isterdi. Hocası Mevlana Halid hazretleri, onun bu güzel hasletlerini bildiği için, ona en zor işleri yaptırır, diğer talebeleri ile haberleşmeye bunu gönderirdi. Yolculukta herhangi bir vasıtaya, bineğe binmesini yasaklamıştı. Yaya olarak gitmesini emrederdi. O da bunu zevk ile yapar, çok uzak yolculuklara hiçbir şeye binmeden giderdi. Yaya yürüyerek, yolculuk anında doğan bela ve mihnetlere katlanarak nefsini terbiye eder, ruhunun yüksek derecelere vasıl olmasını sağlardı. Vazifeli olarak İstanbul’a iki defa yaya gitmişti. Bu tahammülü sayesinde, hocasının iltifatlarına, feyz ve bereketli teveccühlerine mazhar oldu. Hocasının en önde gelen talebeleri arasına girdi. Hazerde ve seferde, Mevlana Halid hazretlerinden hiç ayrılmazdı. Hocasının evine girer çıkar, onun hizmetini ve işlerini görürdü. Çok hizmetlerde bulundu. Hilafet-i mutlaka ile şereflendi. Şeyh Abdullah-ı Hirati vefat edince, onun yerine geçti. Mevlana Halid-i Bağdadi’nin ilminin derinliği, evliyalığının üstünlüğü, dünyanın her tarafına yayılmıştı. Her yerden akın akın talebeler, onun ilminin bir damlasına kavuşmak için geliyordu. Saltanat şehri olan İstanbul’dan da pek çok kimse, Bağdat’a gidip, onun talebesi olmakla ahırette yüksek derecelere kavuşmak istiyorlardı. İsteklilerin hepsinin Bağdat’a gitmesi mümkün değil idi. Bu sebeple Mevlana Halid hazretleri, Hak aşıklarının yanan ruhlarını serinletmek için Abdülfettah-ı Bağdadi’yi İstanbul’a gönderdi. Abdülfettah hazretleri, İstanbul’un Üsküdar semtinde Karacaahmed Kabristanı ile Bağlarbaşı arasında, Nuh Kuyusu mevkiindeki dergaha yerleşti. Bunu işitenler bir anda dergaha akın ettiler. Abdülfettah hazretleri, bu Hak aşıklarının hasta ve ölü ruhlarına hayat veriyor, kararan kalplerine nur akıtarak Ahrariyye yolunun Müceddidi ve Halidiyye kolunun feyzlerini sunuyordu. Kısa zamanda, devlet erkanından vezirler, komutanlar, paşalar, alimler, veliler onun talebesi olmak için etrafını doldurdular. O, ab-ı hayat pınarı, herkesi kabiliyetlerine göre yetiştiriyordu. Bu şekilde senelerce çalışarak, pekçok kimsenin hidayete kavuşmasına vesile oldu. Abdülfettah-ı Bağdadi Akri hazretleri, ömrünün son senelerinde, Allahü tealaya ve otuzdokuz sene önce vefat eden mübarek hocası, Mevlana Halid-i Bağdadi’ye kavuşmak arzusu ile yanmaya başladı. 1281 (m. 1864) senesinde Muharrem ayının ortalarında talebeleri ve tanıdıkları ile helalleşti, vedalaştı. Vasıyyetini bildirdi. Muharrem’in ondukuzunda Cum’a günü talebelerinin başında okudukları Kur’an-ı kerimi dinleyerek son nefesini verdi. Bütün alimler ve evliyalar sözbirliği ile bildirdiler ki: Eyyub Sultan’da medfun bulunan Halid bin Zeyd Ebu Eyyub-el-Ensari ve diğer Eshab-ı Kiram (r.anhüm) hariç, İstanbul’un en yüksek üç evliyasından biri de Abdülfettah-ı Akri hazretleridir. Aşıkları onun feyz ve nur saçan mübarek kabr-i şerifini ziyaret etmekte, bereketlenmektedirler. Diğerleri ise Edirnekapı-Eyyub arasındaki Murad-ı Münzavi ile Zeyrek’deki Mehmed Emin Tokadi hazretleridir. Şeyhülislam Arif Bey haziresinde medfun olanlar; Müderris Mustafa Ataullah Bey(1219) , Reisü’l-ulema İbrahim İsmet Bey(1222) , Sadr-ı Rumeli Abdullah Refet Bey(1282) , Hadice Hatun(1188) , Şerife Saide Hanım(1227) , Behçet Kadın(1234) , Şerife Havva Nesibe Hanım(1239) , Müderris Halil Galib Bey(1193) , Şerife Saide Hanım(1232) , Cariye Niyaz Kalfa(1239) , Şerife Saide Hanım(1206) , Dilhayat Kadınefendi(1284) , Belgrad Muhafızı Raif İsmail Paşa(1199) , Müderris Hatmanzade Hasan Efendi(1213) , Mehmet Ataullah Bey(1256) , Fatıma Dilnişin Kadın(1256) , Şeyhulislam Arif Hikmet Beyefendi(1275) , Yenişehir Fenar Kadısı Mehmed Mut’i Bey(1265) , Nüzhet Kadın(1220) , Şerife Havva Hanım(1256) , Mehmed Seyyid Nihad Bey(1223) , Ratiba Hanım(1205) , Zehra Hanım(1203) , Seyyid Mehmed Raif Efendi(1199) , Süvari Mukabelecisi Ebubekir Rakım Efendi(1219) , Numan Burhaneddin Bey(1220) , Şerife Fatıma Hanım(1227) , Ahmet Fazıl Bey(1210) , Şerife Sıdıka Ayşe Hanım(1209) , Mahinur(1233) , İbrahim İsmet Bey(1284) , Şeyh Abdülfettah Efendi(1281) , Şerife Hadice Hanım(1258) , Saliha Hanım(1226) , Müderris Mehmed İzzet Bey(1258) , Kadı İsmet Bey(1907) , Hadice Hanım(1194) , Ruyeş Hadice Hatun(1229) , Şerife Uluiyye Hanım(1268) , Şerife Zekiye Hanım(1282). 1778 senesinde Bağdat'ta doğan Abdülfettah Akrî, Mevlânâ Halid-i Bağdadî Hz.'nin talebesidir. Genç yaşta tefsir, hadis ve özellikle fıkıh alanında yetişir. Hocasının emri üzerine İstanbul'da halkı irşada başlar. İstanbul'a nefsine paye vermemek için yaya gelmesi, hocası tarafından da takdirle karşılanır. Hazret'in Üsküdar'da Nuh Kuyusu'ndaki dergahı dolup taşar. Bunda şüphesiz nefsinin istediği şeyleri değil, istemediği işleri yapmasının payı vardır. Bu teveccüh saraya kadar gider ve paşalar, vezirler, komutanlar da dergahına gelir. Abdülfettah Bağdadî Hazretleri, 86 yaşına geldiğinde ömrünün sonlarına ulaştığını anlar. Talebelerini etrafına toplar ve vasiyetini verir. Muharrem'in ondokuzunda cuma günü, talebeleri başında Kur'an-ı Kerim okurken ruhunu Rahman'a teslim eder. Türbesine yirmi senedir Murat Cambaz isimli bir kişi hizmet ediyor. Endülüs te ve Mısır da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü l-Abbâs-ı Mürsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın halleri ve üstünlükleri husûsunda buyurdular ki: "Allahü teâlânın velî kulu, O´nun katında, ana kucağındaki arslan yavrusu gibidir. Acabâ o yavruya kötülük etmeyi kasdedene, anası imkân ve fırsat verir mi Allahü teâlâ dostlarını muhâfaza eder." "Velîler, peygamberlerin makamlarını görebilirler, ancak varamazlar." "Evliyânın büyüklüğüne îtirâz ettikleri için helâk olanlar, velîlik yoluna girerek kurtulanlardan daha çoktur." "Evliyâlık yolunda bulunan bir kimse, ortaya çıkmak, meşhûr olmak, herkes tarafından tanınmak isterse, şöhretin kölesi olur. Gizli kalmayı, bi­linmemeyi isteyen, gizliliğin kölesi olur. Kim de Allahü teâlâya kul olmak arzusunda ise ve başka bir niyeti yoksa, yâni evliyâlık yolunda bulunmak dâvâsında samîmî ise, o kimse için, meşhûr olmak ile gizli kalmak aynı­dır." "Zâhirî ilimlerde âlim bir kimse, sıdk ile evliyânın sohbetinde bulu­nursa, o kimsenin ilmi artar." "Allahü teâlânın evliyâsından, sizi hatırlamasını, hatırında tutmasını taleb etmeyiniz. Bilâkis, siz devamlı olarak o velîyi hatırınızda tutmaya gayret ediniz. Çünkü, sizin yanınızda o ne ise (siz onu ne kadar çok ha­tırlar iseniz), onun yanında siz de öylesiniz (o da sizi o kadar hatırlar)." "Allahü teâlânın bir velî kulu, kendisine eziyet, sıkıntı veren bir kim­seye darılsa, o kimse o anda helâk olur. Fakat velînin, Allahü teâlâyı ta­nıması, mahluklara merhameti pek fazla olduğundan, kendisine eziyet ve sıkıntı da verse, bir kimsenin helâk olmasını istemediği için, insan ve cin- lerden kendisine eziyet verenlerin sıkıntılarına tahammül eder. Kendi­sine sıkıntı verenlerden hiçbir kimseye de hiçbir zararı dokunmaz." Ebü´l-Abbâs-ı Mürsî hazretleri, evliyâlık yolunda bulunan bir kimse­nin, Allahü teâlâya duâ ederek; "Beni her ne sûretle imtihân edip dene­mek istersen öyle yap!" dediğini, bunun üzerine kendisine idrâr tutukluğu illeti verdiğini, buna dayanamayıp, yakınlarına; "Yalancı amcanızın (be­nim), bu dertten kurtulması için Allahü teâlâya duâ edin!" dediğini, yâni sabredemediği için kendisini yalancı saydığını bildirerek; "Bu zât, ilk baş- ta Allahü teâlâya; "Yâ Rabbî! Beni affeyle!" diye yalvarsaydı, daha hayırlı olurdu." buyurdu. Hindistan´ın meşhûr velîlerinden Hacı Dost Muhammed Kandehârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin, Molla Mîr Vâiz Sâhib Ahmedzâ- de´ye yazdığı bir mektupta şöyle buyurdular: "Ey kardeşim bili­niz ki gerçek evliyâ ile evliyâlık iddiâsında bulunan sahte kimseler ara­sındaki fark şöyle isbat olunur. Gerçek evliyânın birinci alâmeti Ehl-i sün­net vel cemâat îtikâdında olması ve bunda derinleşmesidir. Ehl-i kıble olan sapık fırkaların, şianın, vehhâbîliğin, râfizîliğin ve diğerlerinin sapık­lıklarından uzak olmasıdır. Şaz olan yâni meşhur olmayan rivâyetlerle amel etme- mesidir. İkinci alâmeti ise, dört hak mezhebin yâni Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî mezheblerinden birinin fıkıh kitaplarına uygun amel etmesidir. Öyle ki farz, vâcip, sünnet, müstehab ve mendublardan hiçbirini kaçır­maması bu hususta hatâsı ve noksanı bulunmaması lâzımdır. Çünkü zâ­hirin bunlarla düzeltilmesi, zînetlenmesi bâtının da düzeltilip zînetlen- mesine vesîle olur. Üçüncü alâmet olarak da tasavvuf ehli olanın tövbe, zühd, tevekkül, kanâat, uzlet (yâni dîni, ahlâkı bozan kimselerden ve şeylerden sakın­mak), zikir teveccüh, sabır, murâkabe ve rızâyı elde etmesidir. Yine evliyânın sohbetinde öyle bir tesir olur ki, dünyâ sevgisi ve dün­yâya düşkün olanların sevgisi onun sohbetinde bulunanların kalbinden çıkar. Kalbinde bunlara karşı soğukluk hâsıl olur. Sohbetinde bulunanlar gafletten kurtulurlar. Gerçek velî kendini hiçbir kimseden üstün görmez ve aslâ medhet- mez. Ahlâk-ı hamîdiye ve beğenilen vasıflara sâhib olur. Tevâzu, ilim, ta- hammül, sabır, mürüvvet, fütüvvet, cömertlik, güleryüzlülük, güzel ahlâk, doğruluk, acz ve niyâz, incitmemek, haramlardan, mekruhlardan ve şüp- heli şeylerden sakınmak onun vasfıdır. Bütün hayır işleri yapar. Resû- lullah aleyhisselâmın ahlâkı ile ahlâklanır. İşte böyle bir zâtın soh­beti bü- yük nîmettir. Eğer bir kimse şeyh, mürşîd olduğunu söyler fakat sünnet-i seniy- yeye uygun amel etmezse, şer´i şerîfin zînetiyle zînetlenemez. Gıybet- ten, yalandan, yalan yere yemin etmekten, ahlâk-ı zemîmeden sakın- mazsa, böyle kimseden sakın, bin defâ sakın! Onun sohbetinden uzak dur. Hattâ onun bulunduğu şehirde durma! Olur ki bir gün ona bir meyl edersin de kalinde büyük zarar hâsıl olur. Ona aslâ uyulmaz, o, şeytanın tuzağına düşmüş gizli bir hayduttur. Böyle bir kimseden âdet dışı harika, haller ve keşifler de görsen onunla görüşmekten aslandan kaçar gibi ka- çınız!" Âlim ve evliyânın büyüklerinden Hakîm-i Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine; Allahü teâlânın sevgili kullarından soruldukta; "Evli­yâyı küçük görmek, Allahü teâlâyı tanımanın azlığından ileri gelir. Her makâmın kendisine has bir ehli vardır. Kim bir makâma çıkmak arzu et­tiği halde, o makâmın ehline yâni o makamdakilere hürmet etmezse, o makamdan hâsıl olacak bereketten mahrum olur. Ayrıca ulaştığı makam, yavaş yavaş o kimseyi helâke sürükler." Çünkü yolda yürürken düşen bir kimsenin düşmesi ile, bir binânın beşinci katından düşmek arasında çok fark vardır. Hindistan´da yetişen evliyânın büyüklerinden Hüsâmeddîn Mültânî hazretlerinin hocası Hâce Nizâmüddîn-i Evliyâ (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri, bu yüksek talebesine bir nasîhatinde buyurdular ki: "Evliyâlık yolunda bulunanların meşgûliyeti şu altı şeydir: 1) Nefsin arzularını kırıp, kötülüklerini yok etmek. 2) Devamlı abdestli bulunmak. Tamâmen uyku bastırmadıkça uyumamak ve uyanınca derhâl abdest almak. 3) Çok oruç tutmak. 4) Söylediği bütün sözler doğru olmak. Hak teâlânın zikri olma­yan sözü söylemeyip sükût etmek. 5) Kendisini, mânevî olarak terbiye edip yetiştiren hocasını düşünmek, ona bağlılığı devamlı artması ve de­vamlı olarak Allahü teâlâyı zikretmek. Yaptığı bütün işlerinde O´nun rızâ­sını düşünmek. 6) Hak teâlâyı düşünmekten başka her hâtırayı, kalbe gelen düşünceyi söküp atmak." Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri insanları ebedî saâdete kavuşturmak için peygamberler göndermiştir. Peygamberler, insanları kurtuluşa dâvet etmiş, doğru olan yolu bütün sıkıntı ve eziyetlere rağmen bıkmadan, yılmadan anlatmışlardır. Aynı zamanda peygamberlere tam tâbi olan, Allahü teâlânın sevgisi ile dolu, mânevî sırlar sâhibi velî zâtlar da her devirde bulunmuş ve insanların din ve dünyâ saâdetine ulaşma­ları için çalışmışlardır. (E. Ans. c.1, s. 2) İnsanlara doğru yolu göstermeleri, hal ve hareketleri ile örnek olma­ları evliyânın belli başlı vasıflarıdır. Ayrıca, Allahü teâlânın rızâsı için in­sanların dertleri ile dertlenmeleri ve fedâkârlıkları onların şânındandır. Onlar, peygamberlerden sonra seçilenler sınıfındandır. Bir rehber elinde yetişerek silsile yoluyla Peygamber efendimize kadar gitmeleri; nerede ve hangi memlekette yetişirlerse yetişsinler, onları tek bir kaynağa bağ­lamıştır. Bunlar zamanla çeşitli kollara ayrılmışlar, Kâdirî, Nakşî, Bayra- mî, Gülşenî, Yesevî, Mevlevî vs. gibi isimlerle anılmış veya bu yollardan birinde akıp gelmişlerdir. (E. Ans. c.1, s. 2) Sultanlar, pâdişâhlar doğruyu onlarla bulmaya çalışmışlar, mânevî sultanın onlar olduğunu görmüşler, onların nasîhatleri ile devlete, millete ve insanlığa faydalı olmaya çalışmışlardır. Târih boyunca insanlığa hu­zurlu devirler yaşatmış olan Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular, Gazneliler, Bâbürlüler, Osmanlılar ve daha birçok İslâm devletlerinin sultanları hep bu büyüklerin rehberliğinde hizmete devâm etmişler, yeri gelince atları­nın arkalarından gitmişler, bâzan onlarla berâber savaşlara katılmışlar­dır. Onlar, duâ ordularının kumandanları ve dertlerin mânevî tabibleridir. Bu îtibârla İslâm dünyâsında eskiden beri başta sevgili Peygamberi­miz ve Eshâbı olmak üzere bütün velîlerin kabirleri ziyâret edilmiş, rûhâniyetlerinden istifâde edilmiş, herkes onları vesîle ederek, Allahü teâlâya yalvarmış, duâlarının kabûlü için niyâzda bulunmuştur. (E. Ans. c.1, s. 3) Evliyâ-yı kirâm, Allahü teâlânın ve Peygamberinin (aleyhisselâm) emir ve yasaklarını öğreterek, insanların dünyâ ve âhiret saâdetine ka­vuşmaları için uğraşmışlardır. (E. Ans. c.1, s. 3) Velî; Allahü teâlânın rızâsını kazanmış, sevdiğini Allahü teâlâ için se­ven ve her işi O´nun rızâsı için yapan, her an Allahü teâlâ ile bulunan, gafletten uzak kimse demektir. Evliyâ ise bu kelimenin çokluk şeklidir. Yâni evliyâ "velîler" demektir. (E. Ans. c.1, s. 3) Allahü teâlânın emirlerine uyup, O´nun sevgisini ve zikrini gönlünden hiç çıkarmayan, gafletten uzak, Allah adamı kimselere, velîlere ehlullah adı da verilmektedir. (E. Ans. c.1, s. 7) Bütün sözleri, işleri ve ahlâkı, İslâm dîninin bildirdiği gibi olan, Allahü teâlânın ve Resûlünün çok sevdiği kimselere velî ve bunun çoğulu olarak evliyâ denir. Kur´ân-ı kerîmde meâlen; "Biliniz ki, Allahü teâlânın evliyâsı için azâb korkusu yoktur. Nîmetlere kavuşmamak üzüntüsü de yoktur." (Yûnus sûresi: 62) buyrulmuştur. Büyük muhaddis Ebû Nuaym el-İsfehâ- nî´nin Hilyet-ül-Evliyâ kitabında zikredilen bir hadîs-i şerîfte; "Evliyâ görü- lünce, Allahü teâlâ hatırlanır." buyrulmuştur. Sahîh-i Buhârî´de ge­çen bir hadîs-i kudsîde ise; "Evliyâmdan birine düşmanlık eden, benimle harb etmiş olur..." buyrulmaktadır. (E. Ans. c.1, s. 7) Yahyâ bin Muâz; "Evliyânın sohbetine kavuşan, şeytanın elinden kurtulur, her an Allahü teâlâ ile berâber olur." demiş, İmâm-ı Rabbânî de; "Mahşerde, önce Peygamberlerin (aleyhimüsselâm), sonra evliyâ-yı ki­râmın (kuddise sirruhum), Allahü teâlânın izni ile günâhı çok müminlere şefâat edeceklerini ifâde etmiştir. Yine İmâm-ı Rabbânî, Allahü teâlânın evliyâsının, büyük günâh işlemekten mahfûz (korunmuş) olduklarını da belirtmiştir. (E. Ans. c.1, s. 7) Evliyâ-yı kirâmın, insanları irşâdla vazîfeli olanları bulunduğu gibi, başka vazîfelerle görevli olanları da vardır. Meselâ Allahü teâlâya yakın sevgili (evliyâ) kullardan bir kısmını teşkil eden ebdâl, insanlara yar­dımda ve hizmette bulunan, halkın açıkça bilmediği ve dünyânın nizâmı (düzeni) ile vazîfeli olup bunlardan biri vefât edince, yerine başka bir velî bedel kılındığından yâni görevlendirildiğinden ve çok olduklarından, be­delin çoğulu ebdâl veya büdelâ kelimesi ile tanınmışlardır. İrşâd ehli yâni insanlara doğru yolu gösteren velîlerden olmayıp, gözlerden saklı olan bu kimselerin sayısının yedi, kırk veya yetmiş olduğunu Seyyid Şerîf Cürcânî ifâde etmiştir. Hilyet-ül-Evliyâ´da zikredilen bir hadîs-i şerîfte bunlar hakkında şöyle buyrulmaktadır: "Ümmetim arasında her zaman kırk kişi bulunur. Bunların kalpleri, İbrâhim´in (aleyhisselâm) kalbi gibidir. Allahü teâlâ, onlar sebebi ile kullarından belâları giderir. Bunlara ebdâl denir. Onlar bu dereceye namaz ve oruç ile yetişmediler." Abdullah ibni Mes´ûd; "Yâ Resûlallah! Ne ile bu dereceye ulaştılar " diye sorunca; "Cömertlikle ve müslümanlara nasîhat etmekle yetiştiler." buyurdu. (E. Ans. c.1, s. 8) Bir de evtâd denilen, evliyâ-yı kirâmdan (Allahü teâlânın sevdiği kıy­metli kullarından) ve ricâl-ül-gaybdan (açıkça bilinmeyen velîlerden) mü­bârek dört zât vardır ki, büyük âlim ve velî Mollâ Câmî´nin ifâde ettiğine göre bunlar, dünyânın dört tarafında bulunurlar. Her biri bulunduğu yerde dünyevî bakımdan huzûr ve râhatlığı sağlamakla vazîfelidir. Evtâddan dünyânın doğu tarafında bulunan zâtın ismi Abdülhayy, batıdakinin ismi Abdülalîm, kuzeydeki zâtın ismi Abdülmürîd, güneydekinin ismi ise Ab- dülkâdir´dir (r.aleyhim). (E. Ans. c.1, s. 8) Büyük velî ve Mâlikî mezhebi fıkıh âlimi Ebû Midyen Mağribî (rah- metullahi teâlâ aleyh) evliyânın vasıflarını ve hallerini soran birisine bu- yurdular ki: "Hâlis olarak evliyâlık yolunda bulunmanın alâmeti, fakr hâli, yâni varlığını Allah yolunda harcamaktır." "Velî olduğu söylenen kimse, dînin emir ve yasaklarına aykırı hareket ederse, ondan sakınmak lâzımdır." "Bütün evliyânın kerâmetleri, efendimiz Muhammed aleyhisselâmın mûcizelerinin neticeleridir. Bizim bu yolumuz da, O´nun sallallahü aleyhi ve sellem yoludur. Biz bu yolumuzu, senetle, icâzetle, Ebû Ya´zî´den al­dık. O da aynı şekilde, Cüneyd-i Bağdâdî´den, o, Sırrî-yi Sekatî´den, o, Habîb-i Acemî´den, o, Hasan-ı Basrî´den, o, hazret-i Ali´den aldı. O da Resûlullah´tan sallallahü aleyhi ve sellem, O da Cebrâil´den (aleyhisse- lâm) ve o da, âlemlerin rabbi olan Allahü teâlâdan aldı." Bağdât´ın büyük velîlerinden Ebû Saîd-i Harrâz (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyâlık hallerinden bahsettiği bir sohbetinde buyurdular ki: "Ce- nâb-ı Hak kullarından birinin başına vilâyet tâcını giydireceği zaman, önce ona zikir kapısını açar. Kalbine zikretme tadını verir. O kul bu tadı tattıktan sonra, zâtına yakınlık kapısını açar. Ünsiyet, yakınlık ve ülfet (berâberlik) çadırına oturur. Bundan sonra tevhîd kürsüsüne çıkarır. İşte asıl olacaklar bundan sonra görülmeye başlar. Hak teâlâ, hakîkî varlığı ona kapayan perdeleri bir bir açar. O, aza­met ve celâl sıfatlarıyla tecelli eder. Bu azamet ve celâl sıfatının tecellî­sinden bir kıvılcımına gözü ilişir ilişmez, o kul benliğini kaybeder. O anda fena hâline erer. Bize göre yokluk olan tam varlık âlemine kavuşur. Artık o kulun hiç bir varlığı yoktur. Kendisini koruyacak güce de sâhip değildir. Allahü teâlâ, onu nefis tarafından gelebilecek saldırılardan korur. Evliyânın büyüklerinden Abdullah bin Muhammed Mürteiş (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Allahü teâlânın, senin rızkına kefil ol- duğuna îtimâd et ve sana emrettiği ibâdetleri yapmaya çalış! Böyle ya- parsan, evliyâdan olursun." Büyük velîlerden Seyyid Ahmed Rıfâî (rahmetullahi teâlâ aleyh) haz­retlerine, evliyâya hürmetin nasıl olacağı sorulduğunda buyurdular ki: "Allahü tealânın evliyâ kullarının üstünlüğünü kabûl etmeli ve onlara çok hürmet göstermelidir. Çünkü onlara, kıyâmet gününde korku ve hüzün yoktur. Velî olan kimse, cenâb-ı Hakk´a pek fazla muhabbet besler, îmânları kemâl mertebesindedir ve takvâ üzeredirler. Allahü teâlâ, evli­yâsına zorluk göstermez. Bâzı semâvî kitaplarda; "Benim velî kullarım­dan birine eziyet eden, bana harb ilân etmiş olur." buyrulmaktadır. Cenâ- b-ı Hak, velî kullarını korur, onlara eziyet edenlerden intikam alır. Onları sevenleri ise muhafaza eder, korur. Evliyâ ile berâber olmalı, on­ları sev- melidir. Onlar hakkında hiçbir zaman kötü söz sarfetmemeli, sû-i zan etmeyip, hüsn-i zan içinde bulunmalıdır. Türkistan´da yetişen büyük velîlerden Ahmed Yesevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) sohbetlerinde talebelerine buyururdu ki: "Ahkâm-ı İslâmiy- yeyi, İslâmî hükümleri tam bilmiyen, tatbik etmeyen bir kimse, ev­liyâlık yolunda bulunmağa kalkarsa, bunun îmânını şeytan çalar. Emir ve yasaklara uymakta gevşek olanlar, sonra da evliyâlık yolunda bulundu­ğunu, ilerlediğini, hattâ kendisinde bâzı hâllerin meydana çıktığını zan­neden kimseler bu noktada çok yanılırlar. Bu hallerinin rahmânî oldu­ğunu zannederler. Halbuki bunlar, abdestte, namazda, alış-verişte bir ta­kım noksanlarının bulunduğunu ve yiyip içtiklerinin haram olduğunu bil­mezler. Kendisinde var zannettiği o hâller, şeytanın oyunudur. Şeytan onu idâresine almış, istediği gibi hareket ettirmekte, o ise velî olduğunu zannetmektedir. Bunlar ne kadar zavallı ve bedbahttırlar." İskenderiye´de yetişen büyük velîlerden Dâvûd-i İskenderî (rahme- tullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Evliyâ, bütün gizliliğine ve tanınma- masına rağmen bir lamba gibidir. Etrâfını aydınlatır. İnsanlar, ken­dilerine gelen birçok faydalı şeyin onun sebebi ve hürmetine geldiğini anlaya- mazlar. Bunun böyle olduğunu, çoğu zaman velînin kendisi bile bilmez. Endülüs, Mısır ve Filistin taraflarında yaşamış büyük velîlerden Ebû Abdullah el-Kureşî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu ki: Ömrü uzadı­ğında iyi amelinin artması, ihtiyâcı çoğaldığında cömertliğinin artması, ilmi arttıkça tevâzûunun artması, evliyânın alâmetlerindendir. Evliyânın meşhurlarından Ebû Abdullah Seczî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Evliyânın alâmeti üçtür: Birincisi, derecesi yüksel­dikçe, tevâzusu, alçak gönüllülüğü artar. İkincisi, elinde imkân bulunduğu halde dünyâya değer vermez, düşkün olmaz. Üçüncüsü, intikam almaya gücü yettiği halde merhametli ve insaflı davranarak intikam almaz." Büyük velîlerden Ebû Ali Sekafî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyâya uymak konusunda soranlara; "Bir kişi çeşitli ilimleri kendinde toplasa bile, bir Allah adamı tarafından terbiye edilmedikçe evliyâlık derecelerine yük­selemez. Ameldeki kusurlarını ve nefsinin benliklerini birer birer göstere­cek bir velîden edep ve terbiye görmeyen kimselere uymak câiz ve uy­gun olmaz." buyurdular. Büyük velîlerden Ebû Osman Hîrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyur­dular ki: "Evliyânın sohbetine kavuşan kimse, Allahü teâlâya kavuşturan yolu bulur." Meşhûr velîlerden Ebü´l-Abbâs Dîneverî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Evliyâlık derecelerine, ancak doğrulukla ulaşılır. Her hâlü­kârda doğruluktan başkası bâtıldır, boştur." Sonra şu şiiri söyledi: Yerinde doğruluk ne güzeldir. Her yerde de doğruluk güzeldir. Evliyânın büyüklerinden ve Şafiî mezhebi fıkıh âlimi İbn-i Kavvâm (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerinin talebelerinden Ali bin Saîd Zûrey- zir şöyle anlatır: Hocam ın yanında idim. Denildi ki: "Evliyâ, seni huzûru- na getiren, ondan ayrı olduğun zaman koruyan, ahlâkı ile senin ahlâkını, edebi ile senin edebini güzelleştirendir." Büyük velîlerden Ma´rûf-ı Kerhî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdu­lar ki: "Evliyânın üç alâmeti vardır: Düşüncesi Hak ola, işleyeceği işi Hak ile işleye, meşgûliyeti dâima Hak ile ola." Evliyânın büyüklerinden Muhammed bin Ebû Verd (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine evliyâ kimdir denilince; Allahü teâlânın dostla­rına dost, düşmanlarına düşman olan kimsedir. buyurdular. Horasan da yetişen evliyânın meşhûrlarından Muhammed bin Hâ- mid Tirmizî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Evliyâ olan zât­lar, evliyâlıklarını dâima gizlerler, söylemezler. Fakat onların hâlleri ve dav- ranışları, evliyâ olduklarını gösterir. Evliyâlık iddiasında bulunan kim­seler, dilleriyle bunu söylerler. Fakat hâl ve hareketleri, onların yalancı olduklarını ortaya çıkarır. Büyük velîlerden Pîr İlyâs (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine "Evliyânın alâmetleri nedir " diye sordular. O; "Velilerde üç alâmet var­dır: Birincisi, bir söz söylemek îcâb etse, nasîhat veren olur. İkincisi, mâ- lâyânî, boş şeylerle uğraşmaz ve fitne çıkaran olmaz. Üçüncüsü, Kur´- ân-ı kerîm okuduğunda dinleyenlerin kalpleri yumuşar." buyurdular. Anadolu´da yetişen ve Anadolu´yu aydınlatan evliyânın meşhurların­dan Sâfî Âmidî Bolevî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretlerine ait dergâ­hın hizmetini gören talebelerinden İbrâhim Hilmi Bey, hocası için yazdığı menâkıbnâmede şöyle anlatmıştır: "Mustafa Sâfî Efendi zâhir ilimlerinde derin âlim olduğu gibi, bâtın ilminde, tasavvuf ilminde de çok yüksek de­recelere ulaşmıştı. Zamânın en meşhur ve seçilmiş evliyâsından idi. Vefât edeceği sırada şöyle buyurmuştur: "Bende ağzı kapalı bir sandık vardır. Senelerce irşâd postunda oturdum, bu sandığın içindeki şeyleri kimse benden sormadı. Kapağını açıp da göstereyim. Bunları anlatacak kâbiliyetli bir kimse de bulamadım ki ona açayım. Sandık benimle gidi­yor." buyurarak kendisinde Allahü teâlânın ihsân ettiği yüksek mârifetler olduğuna işâret etmiştir. Evliyânın üç alâmeti vardır: Evliyâ her işinde dâimâ Allahü teâlâ iledir. Yâni her ne işle meşgûl olursa olsun, Allahü teâlâyı unutmaz. Her hususta Allahü teâlâya sığınır, maksadı dâimâ Al­lah içindir. Evliyâ, Ehl-i sünnet îtikâdında olup, İslâmiyete tam uyar. Konya´nın büyük velîlerinden Selâhaddîn Zerkûb (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Şunu iyi bilmek lâzımdır ki, Allahü teâlânın evliyâ kulları, insanlara ve diğer mahlûkâta karşı büyük bir rahmet-i ilâhîdir. Çünkü onların mübârek vücûdlarının varlığı sebebiyle, bütün mahlûkât, huzur ve büyük bir rahatlık içindedir. Gelen feyz ve bereketler, yiyecek ve içecekler, rızıklar, hep o velîler sebebiyledir." Büyük âlim ve velî Seyyid Şerîf Cürcânî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: "Evliyânın sû­retleri, öldükten sonra da talebesine gözüküp feyz verirler. Fakat, bunları görebilmek ve rûhlarından feyz alabilmek kolay değildir. Ehl-i sünnet îti­kâdında olmak, İslâmiyet e uymak ve onları sevmek, saygılı olmak lâ­zımdır." "Aklı olan, iyi düşünen bir kimse için, astronomi ilmi, Allahü teâlânın varlığını anlamağa çok yardım eder." Osmanlı âlim ve velîlerinden Sıbgatullah Arvâsî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın hallerini anlatmak ve dinlemek husûsunda buyurdular ki: "Evliyânın menkıbelerini dinlemek, muhabbeti artırır, Eshâb-ı kirâmın menkıbeleri îmânı kuvvetlendirir, günahları mahveder." Tâbiînin büyüklerinden, âlim ve velî Şumeyt bin Aclân (rahmetullahi teâlâ aleyh) Allahü teâlâya gönül veren Allah´ın velî kullarını, dostlarını şöyle târif etti: "Evliyâullah, Allahü teâlânın rızâsını, beğenmesini, nefs- lerinin arzu ve isteklerine tercih ederler. Eğer nefslerinin arzu ve is­tekleri onları çok zorlarsa, onlar nefslerini, Rablerinin rızâsı için, istekle­rinden vaz geçmeye mecbur ederler. Böylece seâdete erer ve Cehennem´den de necât (kurtuluş) bulurlar." Kendilerine Silsile-i aliyye denilen büyük âlim ve velîlerin otuz birin­cisi olan Seyyid Tâhâ-i Hakkârî (rahmetullahi teâlâ aleyh) evliyânın ve­fâtından sonra istifâde hakkında buyurdular ki: "Kılıç kınından çıkma­dıkça, (rûh, bedenden çıkmadıkça) kesmez." Büyük velîlerden Yahyâ bin Muâz-ı Râzî (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Evliyâ, insanları şeytanın elinden kurtaran zâttır. Asrındaki Mevleviyye yolu büyüklerinden Yûsuf Sinâneddîn Sîne- çâk (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri hakkında anlatılanları ve tasav- vuftaki yüksek derecesini, zamânın pâdişâhı Kânûnî Sultan Süley­mân Han, işitmişti. Sîneçâk Yûsuf Baba´yla sohbet etmek ve ondan isti­fâde etmek üzere saraya dâvet etti. Fakat Sîneçâk Yûsuf Baba, sultan­lardan, devlet adamlarından ve dünyâ adamlarından uzak durmayı ken­dine prensip edindiği için dâveti kabûl etmedi. İkinci ve üçüncü dâvetleri de kabul etmeyince, Kânûnî Sultan Süleymân; "O gelmezse biz gideriz" deyip saltanat kayığına bindi ve Sütlüce İskelesine yanaştı. Sîneçâk Yû­suf Baba´ya, Sultan sizi ziyârete geliyor" diye haber verdiklerinde; "Söy­leyin gelmesin!" buyurdu. Etrafında bulunan talebeleri Şeyh´in sözlerine şaşıp; "Ne olur kabûl ediniz." dercesine bakışlarıyla yalvardılar. Fakat Şeyh Sîneçâk Yûsuf Baba yine kabul etmedi. Sultan, dergâhın kapısına kadar geldi. Talebeleri belki de Şeyh Efendi son anda biraz yumuşar diye düşündüler. Sîneçâk Yûsuf Baba oturduğu yerden kalktı, tatlı tatlı gülümsedikten sonra hiç bir şey olmamış gibi; "Pekâlâ o gelirse biz gide­riz." buyurdu. Derviş hücrelerinden birisine girdi, cübbesinin geniş tara­fını başına doğru çekip yere uzanıverdi. Pâdişâh ve berâberindekiler dergâha girdiler. Sîneçâk Yûsuf Baba´yı yere uzanmış, cübbesini de yü­züne örtmüş olarak görünce şaştılar. Yüzünü açıp baktıklarında vefât etmiş olduğunu gördüler. Kânûnî Sultan Süleymân Han, bu olanlar üze­rine Sîneçâk Yûsuf Baba´nın dergâhından mahzûn ve üzüntülü olarak ayrıldı. Mısır´da yetişen büyük velîlerden Zünnûn-i Mısrî (rahmetullahi teâlâ aleyh) hazretleri ile ilgili olarak, Ebû Câfer şöyle anlatır: Bir gün Zünnûn-i Mısrî hazretlerinin yanındaydım. Eşyâların evliyâya itâatinden bahsedi­yordu. Meselâ şu sandalyeye odanın dört köşesini dön desem, döner ve eski yerine gelir. buyurdu. Sonra sandalyeye odanın dört köşesini dön dedi. Sandalye odanın dört köşesini döndü ve eski yerine geldi. Orada bulunan bir genç ağlamaya başladı ve; Allah! diyerek can verdi. Bana dönerek; Ey Ebû Câfer, eğer bize itâat eden her şeyi size gösterseydik, siz de bu genç gibi olurdunuz. buyurdular. Evliyânın büyüklerinden Adiyy bin Müsâfir (rahmetullahi teâlâ aleyh) buyurdular ki: Allahü teâlânın evliyâsı, yemek, içmek ve uyku ile, başkasının hakkında konuşmakla, birisine vurmakla bu makâma kavuş­madı. Ancak mücahede ve riyâzet çekmekle kavuştu. EVLİYÂYI ÇOK SEVİN Tâbiîn-i kirâmdan olan bu mübârek zât, Tesirli sözleriyle, ederdi çok nasîhat. Haram ve şüpheliden, sakınırdı pek fazla, Emr-i mâruf yapardı, insanlara ihlâsla. Derdi ki: "Ey insanlar, yapsanız da çok günah, Hemen tövbe edin ki, affeder çünkü Allah." Hak teâlâ Kur´ân´da, buyurur ki "Ey insan, Semâyı doldursa da, yaptığın günah isyân, Tövbe edip, îmânla, gelirsen bana şâyet, Yaparım ben de sana, yer dolusu mağfiret." Yine buyuruyor ki Müzenî hazretleri: "Sevmeye gayret edin, Hak dostu velîleri. İyi amellerimin, arasında ben bu gün, O zâtlara sevgimi, görüyorum en üstün." Yine o buyurdu ki: "Mütevâzi olunuz, Halk içinde daha çok kıymetli olursunuz." Arafat´ta vakfeye, durmuştu bu zât yine, Şöyle düşünüyordu o an kendi kendine; "Şu hüccâcın içinde, olmasaydım eğer ben, Hak teâlâ onları, bağışlardı tamâmen." Buyurdu: "Bir kimseyi, görürseniz ki eğer, İnsanların aybını, herkese verir haber. Yâni gıybet ediyor, yapıyorsa nemmâmlık, Cehennem ateşine, hazırlansın o artık." Zamânın hükümdârı, çok severdi bu zâtı, Bir gün teklif etti ki, ülkeye olsun kâdı. Lâkin o, kâdılığı, kabûl eylemeyince, Hükümdâr, "olsun" diye, ısrâr etti bir nice. O zaman hükümdâra, arz etti ki o artık, "Yemin ediyorum ki, ben yapamam kâdılık. Bu sözüm doğru ise, durumu eyledim arz, Yalansa, yalancıdan, zâten kâdı olamaz." Buyurdu: "Ey insanlar, din, öğüt, nasîhattır, Ve emri mâruf yapmak, çok kıymetli tâattır." Bir Cumâ namazında, çok fazlaydı cemâat, O dahî ediyordu, halka vâz-ü nasîhat. Buyurdu: Şimdi bana, sorsalar ki: "Ey Bekir, Şu insanlar içinde, iyileri kimlerdir " Derim: "Emri mâruf ve nehyi anil münkeri, En iyi yapanlardır, en çok kıymetlileri." Yâni İslâmiyeti, öğrenip kendi önce, Başkalarına dahî, öğretendir güzelce. Çünkü bütün yapılan, nâfile ibâdetler, Bunların sevapları, toplansa hepsi eğer Allah için gazânın, sevâbının yanında, Bir damla gibi bile, değildir esâsında. Yine Allah yolunda, gazâda çarpışmanın, Allah için harb edip, hattâ şehîd olmanın, Ecri de, emri mâruf, sevâbına nisbetle, Bir deryânın yanında, değildir damla bile. Bütün peygamberlerin, yaptığı tek iş vardı, Dîni, İslâmiyeti, halka anlatırlardı. Bu yolda eziyyetler, görselerdi de hattâ, Yine gevşemezlerdi, onlar bu nasîhatta. Vefâtından bir kaç gün evvel, talebeleri ve tanıdıkları ile helallaşmış ve vasiyetini bildirmiştir. Mezarı, Üsküdar'da, Atik Vâlide Câmii'nden Karacaahmed Mezarlığı'na çıkan yolla Selimiye-Bağlarbaşı caddesinin kesiştiği köşedeki Şeyhülislâm Ârif Hikmet Bey kabristanında. Bir başka tarifle türbe, Kadıköy istikametine gidilen yolda Zeynep Kamil'e gelmeden sol taraftaki durağın arkasında yer alıyor. Nuh kuyusu cd. Burhan Felek Spor kompleksinin karşısındaki Şeyhülislam Arif Hikmet Bey haziresinde medfundur. ÜSKÜDAR / İSTANBUL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

https://twitter.com/kanaryamfenerli